18 Haziran 2019 Salı

Ramazan Bayramı Tatili -2- Bodrum (Yalıkavak)- Kos Adası

     Denizli'den sonra 3,5 saatlik yolculukla Bodrum'a ulaştık. Daha önceden ayırttığımız otelimize yerleştik. Eşyaları odaya atar atmaz bikinileri giyip koşar adımlarla denize gittik. Maksat girmek değil ama görmek, hasret olduğumuz kokusunu içimize çekmek. Kızım için durumlar daha farklı, denize havuza girmek onun için vazgeçilmez bir aşk. Hemen atladı tabi, sonra hadi siz de gelinler başladı. Tatile gidecekseniz eğer, bir de çocuklu aile iseniz mutlaka yanınızda başka bir çocuklu aile ile gidin derim, büyük rahatlık. Çocuğunuz sizi suya sokmak için darlamayacak böylelikle, keyfine bakacak arkadaşıyla. Hele birde gideceğiniz yerin büyük bir Aqua parkı varsa ve siz o kaydırakları denemekten korkuyorsanız mutlaka kalabalık gidin derim :))




     İşte biz de bunları düşünerek Denizli deki ablamları ikna etmiştik gelmeden. Ancak ordayken oteli aradık ve otelin full dolu olduğunu söylediler. Yer ayırttığımız tatil sitesini de aradık ama yer yok dediler. Neyse giriş işlemlerini yaptırırken görevliye öylesine soruverdik acaba 4 kişilik bir oda var mı diye. Kulaklarımıza inanamadık. Varmış, hemen işlemleri tamamlayıp ablamları aradık. O gün deniz havuz derken vaktimizi geçirdik otelde. Ertesi sabah ablam, eniştem ve 2 çocuğu (biri 15, diğeri 23 yaşında) giriş yaptılar otele :)) Kızım durur mu, dört gözle bekliyordu onları Aqua ya gitmek için :)) Ben dedim girmem, eşim de öyle, kenarda dinleniriz...hiç öyle olmadı biraz cesaretle katıldık onlara. Girmediğim tek kaydırak kalmadı, 3 tanesine de eşim girdi hatta :)) Meğer içimizde keşfedilmeyi bekleyen bir canavar varmış :)))





      Kalabalık tatillere bayılıyorum. Çok zevkli geçti iki gün. Masaj bile yaptırdım ilk defa. Ayak parmak ucundan başladı kızcağaz, kol küreklerimden yukarıya çıkamadı. Sırtım tamamen kulunçmuş ve kız elleyene kadar ben onlarla yaşamaya alıştığımdan farkında bile değilmişim. Baya masajla eritti onları. İçimden büyük şehirin stresi, çalışma şeklim vs...saydırdım durdum :))


     Birlikte keyifli 2 gün geçirdik, kızım tüm eğlencelere katıldı ablası ve abisi sayesinde, biz de 4 yetişkin çocuk olduk resmen, gülmekten çenelerimiz ağrıdı :))
     Onlar gidince ertesi günü Bodrum'u gezmeye ayırmıştık. Kahvaltı sonrası ilk olarak Bodrum Kalesi'ni gezdik. Yine Müze Kart işimize yaradı doğrusu. Artık her yıl internetten çıkartıyorum kartlarımızı. Nerede karşımıza müze çıkar bilemezsiniz. Kızım yine istekli olmadı ve hatta artık taşları görmek istemediğini, bir daha müzelere girmeyeceğini söyledi. Meraklı olan benim tabi ne yapalım :)) Yemeğimizi yedik, güzelim ara sokaklara girip çıktık. Şişme yatak istiyordu kızım aldık vs. Ardından Kos için nereden bineceğiz, nerede onaylatacağız vs. diye ön keşif yaptık. Yolun otelden ne kadar süreceğine baktık çünkü otel Yalıkavak'taydı. O akşam otelimize dönüp daha sakin dinlenmeli bir gün geçirdik. Bu arada bir kız bir oğlu olan başka bir aile ile tanıştık ama bizim kız onların çocuklarına pas vermedi nedense. Biz de anne babayla lak lak ettik bol bol :))


     Otel rezarvasyonu yaptırırken bize cazip gelen Kos Adası gezisi için sabah erkenden limana indik. Kolayca işlemleri yaptırıp feribotta yerimizi aldık. Erkenden gidince sıra beklemeden içeri girip, istediğimiz yeri kapıp :)) hareket etmeyi bekledik. Benim ve kızımın ilk yurt dışına çıkışımız olacağından çok heyecanlıydık. Gitmeden orayla ilgili dersimi çalıştığımdan rotamızı belirlemiştim. Tek sorun benim için Yunanca yada İngilizce işini nasıl halledeceğimdi ama edindiğim bilgilerden, orada Türklerin çok olduğu bilgisi nedeniyle amaaaan dedim içimden, hallederim :))
     Feribot 45 dak. sürdü, iskelede yaklaşık yarım saat feribottan inmeden beklettiler bizi sıkış tıkış. Meğer sıra varmış girişte ve öncelik diğer iki feribotunmuş. İnsanlar bağırıp çağırmaya başladılar, bizi çıkarınca da yine 1 saat kadar kontrol için bekledik. Kos a adım atmamız öğleyi buldu. Sıkıntıyı geride bırakmaya karar verip çıkışta köşedeki ilk cafeye otelimizi sorduk. Kadın Türkmüş :)) Soldan dümdüz gidin bulursunuz dedi kırık Türkçesiyle. Bak dedim eşime ne kolaymış :)) Çünkü eşimin bu konuda sıkıntısı vardı, nasıl soracağız, derdimizi nasıl anlatacağız diye. En iyi kızımın olmak üzere üçümüzün de kırık dökük İngilizce si vardı ama şüpheliydik kendimizden :)) Sonuçta hergün yabancı dil kullanma imkanımız yok dimi?


Bunlar Bodrum Free Shop tan


     10 dak. kadar yürüdük, demirli yatlara, gelip geçen insanlara, cafelere bakına bakına. Her yer bisiklet ne güzel dedik. Dedim bunlardan kiralanıyor burda ama bu sıcakta uzak mesafeye gidilmez. Biz oteli bulmak için epey dolandık. Ben her gördüğüm esnafa 'merhaba, Maritina Hotel nerede?' diye diye gezdik, söylerken otelin ismini bastıra bastıra ve 2-3 defa tekrarlıyordum. Kızım uyarıyordu sürekli anne Hello de diye :) Yok dedim, madem buraya çokça Türk turist geliyor, onlar öğrensinler bizim merhabamızı :)) Bizim tatil yörelerimizde tüm görevliler, esnaf ingilice, rusça vs. biliyor konuşuyorlar. Neyse, eşim ve kızım bana epey güldüler yol boyunca. Yolu sorma işi nedense hep bana düştü, ben de parmaklarımı yürüme işareti yaparak, sağı solu elimi kolumu kullanarak, hatta ağzımla da bastıra bastıra tekrarlayarak gittik otelimize :))

Benim turist ömerlerim :))
2017 depreminden sonra neredeyse hiçbirine girilemiyor, hasar görmüşler.
     Bir de ne görelim, otel görevlileri merhaba demeyi yada hoşgeldinizi bile bilmiyorlar. Tey Allahım, ne yapacağız şimdi derken kızım imdadımıza yetişti :)) Dedim senin özel okul paralarını verirken belimiz büküldü ama değmiş :)) Görevli bayan baktı biz çok anlamıyoruz, kızıma söylüyor, kızım bize tercüme ediyor. Tabi çok gurulandık, mutlu olduk. Meğer oda hazır olana kadar 1 saat bekleyecekmişiz, cafede dinlenebilirmişiz. Saat oldu 1,5, odaya eşyaları atıp bikinileri üzerimize geçirip koşar adımlarla çıktık.

'otobüs biletlerimiz'
     Planımız Therma Plajına gitmek olunca başladık sahildeki otobüs durağı bilmecesini çözmeye. Gişeyi bulunca bayana bu plaja gideceğimizi yine el kol ile anlattık ve garip olan şimdi düşünüyorum tabi bunu :)) Kızım ben çaresiz kalmadıkça imdadıma hiç yetişmedi yaa. Sanırım bakıyor ben anlatamayıp çırpınınca ( ayrıca eşimde aynını yapmış), görevlilerle konuştu. Plaj için gidiş dönüş bileti istediğimizi, saat kaçta son otobüs kalktığını falan konuştu, bize aktardı. Ben yine de camdaki saatlerin resmini çektim garanticiyim neme lazım :)) Son otobüs 17:35 imiş. Zaten biz öğleden sonrayı bulduk gezinirken. Neyse yaklaşık 10 km. yol gittik. Yolculuk esnasında aklıma geldi, ineceğimiz durağı nasıl bileceğiz, sonuçta ada içinde bir yer burası, üstünde ismi yazmıyordur herhalde. Koştum hemen şoförün yanına aldım elimi elime, hem de ağzımla tane tane...parmaklar yürüme işareti yapıyor :)) Ben dedim göğsüme vurarak, Thermes te ineceğim...yine parmakları yürütüyorum :)) Ay ölcem valla. Beni indir plajda, aynı anda otobüsün kapısını gösteriyorum. Adam halinden bıkmış, sıcakta kurumuş bir Yunan vatandaşı, gözüme hissiz hissiz baktı ve yavaşça kafasını olur anlamında salladı :))) Gitim oturdum yerime. Eşim ne oldu ne konuştun şoförle dedi. Dedim plaj durağında beni indirecek. Eee dedi nasıl anlattın. Aynısını ona da yapıp gösterdim. Yerlere yattılar bizimkiler :)) Çok lafını ettim adamın ama sağolsun kızım için aldığımız öğrenci biletini geri verdi şoför hakkını yemeyeyim. Sonrasında elimizde patladı o iki bilet ama neyse.


     Birde baktık bir durakta herkes iniyor, karşıda tabelada kocaman yazıyor plaj ve burası son durakmış zaten. Çok sevindik bulup inince. Aklıma orayla ilgili tuttuğum notlarda, yemek yenilecek yer olduğu bilgisi geldi. Ne de olsa sabah kahvaltısı ile duruyorduk, etrafta sadece bir tane yer var yemek için. Zaten yoldan çeviriyor oranın görevlileri burda yiyin diye. Oturduk menü istedik bir soluklanalım dedik. Bu arada gözümüz etrafta. Ya bildiğin otsuz ağaçsız dağ başı burası, tek fark dağın altı deniz...eşim bizi nereye getirdin, bu Türkiye de de vardı vs. söylenmeye başladı. Acıktı tabi beyne kan gitmiyor, karnı doysun diye sabrettim :))
   
İçimize oturarak ödediğimiz ilk yemek fişi kendileri

          Bildiğin atıştırmalık olsun diye hamburger ve içecek alalım dedik, akşam bir güzel karnımızı doyururuz diyerekten. Hesap; bugünki kurla 206.95TL. ye geldi. Biz şok. Eni konu bir yemek yesek ne olacaktı acaba dedik :))) Neyse 5 dak. kadar dağdan bayır aşağıya deniz kenarına dolana dolana indik. İnenler çıkanlar dolu yolda. Bizimkiler halen söyleniyor deniz için buraya mı gelinir diye. Ben de korkmaya başladım değmeyecek onları buraya sürüklediğime, tüh falan. Aşağıda çok güzel bir cafe daha vardı ama burası çok doğal hazırlanmıştı, pişman oldum yukarıda yediğimize. Hasır şemsiyelerle süslenmiş mini plaj yapmışlardı. 3-5 foto çektirmeden geçemezdim. Asıl aradığımız doğal kaynak suyu çıkan kıyısına doğru yürüyünce değdi dedim içimden. Lüks asla değil ama doğal kalmış bir yer. Aşağıda internetten ora ile ilgili kısa bir bilgi var:
Thermes Plajı
Kos’a 10 km’dir. Volkanik çakıl taşlarından ve yer yer kumdan oluşan, suyu sıcak ve olan termal bir plajdır. Kaynak suyundaki minerallerin romatizma ve kireçlenmeye iyi geldiği söylenmektedir. Araçtan indikten sonra 5 dakika yürüme mesafesindedir. Gün içinde kalabalık olduğu için sabah veya 16:00’dan sonra gidilmesi tavsiye olunur. Olanaklar: Konaklama, belediye otobüsü, yeme-içme, şezlong-şemsiye.





İşte burası kaynak suyun çıktığı yer. Etrafını kayalarla örüp göl haline getirmişler ki insanlar girip faydalanabilsinler.
     Konaklanacak yer yoktu, belki eskiden vardı ama tattocu, masajcı vardı, pekte özenli olmayan şekilde. İlk önce sudaki keskin kükürt kokusu epey zorladı bizi, elimi dahi dokunmak istemedim ama alıştıkça tam kaynak noktalarından yıkadım elimi. Sonrasında eşimin zoruyla ayaklarımı soktum ama gerçekten çok sıcak, alışmak için zaman gerekir. İnsanlar içine girmişlerdi tamamen.



     Biz az ilerisinde sağdaki kumsalda denize girmeyi düşündük ama deniz hem çok dalgalı, hem de çok soğuk. Kızım girdi, dalgalarla boğuştu çok hoşlandı hatta. Biz de biraz uyukladık, yol yorgunuyuz ne de olsa, biraz da ben fotoğraf çektim, insanları inceledim, pek severim :))




Gölgelerimizi de çektik tabi :))


       Sonra o acınası zor yolu yokuş yukarı tırmandık otobüs saatinde. Aynı otobüs, aynı şoförle Kos Merkez e döndük. Aslında gidiş yönünde otobüs yolculuğumuzu video ya aldım ama buraya yükleyemedim, olmuyor. Çok çok eski otobüsleri ve yollar bizim dağ köylerinin haşat yollarından. Çok bakımsız kalmış Kos ta her yer ama çok temiz yollar sokaklar.


     Bir daha bu plaja gelir miyim? Gelmem ama yeni yerleri görmek güzel, fikir sahibi olmak, bilmek hani.
     Gelirken iyice bakıp ezberlediğimiz otel yolunu kolayca bulduk otobüsten inince. Otelin terasında havuzu vardı, gitmeden fotoğraflarını incelemiştim. Kızım çok istedi terasta havuz nasıl olur nolur girelim diye. Otel görevlileri tek kelime Türkçe bilmeyince, yandık dedim, nasıl anlatacağız havuza gideceğiz, kaçıncı katta, müsait mi bu saatte vs. Kızım direk geçti İngilizce sordu, yine bir ohh dedim öptüm kızımı :) Ay bayıldım tabi havuza, o sıcaktaki serinliğine. Atladık görmemiş olduğumuzdan havuza, baktık bir kenarı jakuzili, diğer tarafında su akıyor yukardan. Küçük ama güzel bir havuz yapmışlar, barı ve şişme yatakları var vs. Epey vakit geçirdik orada da.



                           Odamıza geçip duşlar alınıp bir güzel süslenip çıktık akşam yemeği için.






     Bu sefer fiyatları Thermes te görünce, karnımızı bir pizzacıda doyurup öyle alemlere akalım diye karar verdik. Pizzacı ara sokaklarda daha uygun olsun diye seçtiğimiz yer idi ama mümkünatı yok bizim para euro karşısında gerçekten paçavraymış dışarı çıkınca anladık. Markette küçük su 1,60 yada 1,8 euro. Neylesin zavallı orta halli Türk oralarda. Bu sefer 250TL. civarında geldi hesap. Pişmemiş kötü pizzaya verdiğimize acıdık resmen. Eşim orada yemin etti gidince toprağı öpeceğim diye. Tabi karnını da tıka basa doyuracakmış, aç kalmışmış :))
     Yemeği de ucuza halledince111 hadi dedik rakı balık Kos yapalım, deniz ürünlerini tadalım. Ne siz sorun ne biz söyleyelim. Fiyatlar el yakıyor bizim paramız ölü oralarda ama kesinlikle değdi gitmek görmek. Fiyatlar el yaksa da yine yine yurt dışına çıkmak isterim, farklı yerleri, insanları, kültürlerini, ne yer ne içerler tatmayı çok severim. Ülkem de Çanakkale hariç her yeri çok defa gördüm. Son yıllarda daha küçük kasabalar turistik olmaya başlamış, onları da fırsat buldukça geziyorum ama Çanakkale den sonra yurt dışı gezileri benim vazgeçilmezim olacak, bu kesin.





Bildiğiniz İstanbul Kapalıçarşı ama minyatürü.



Yatlara kaşı cila olsundu.



Meşhur Hipokrat ağacını arıyoruz. Kızımın hayali Müzisyen+Doktor olmak olunca, Tıpı bilim haline getiren, Kos doğumlu Hipokrat ın öğrencilerine altında ders verdiği söylenen ağacı aramaya koyulduk. Sora sora Bağdat bulunurmuş :)
     Bir kere çok eğleniyorum dil bilmediğim için. E yanımda eşim ve kızım var yardımcı olacak ama en güzeli benim kendi çabamla çırpınıp derdimi anlatmaya çalışmam. Gezi sonrası kızım soranlara beni anlatıyor; 'Annem beden dilini kullanıyor.' diyor :))) İnsan karşındaki sonuçta, anlaşıyoruz bir şekilde.
     Kos a giderken feribotta harita ve broşürler vermişlerdi elimize. İçinde Türkçe-İngilizce-Yunanca kendini kurtarabilecek bazı kelime ve cümlelerin anlamları vardı. Kızım 45 dak. yolculukta onları ezberledi. Gittiğimiz yerler yada konuştuğumuz insanlarla Yunanca konuştu ara ara. Nasıl sevindiler :)) Ben İyi akşamlar, merhabaya devam ettim o ayrı.
     Çok güzel sokaklar var alışveriş dükkanları ile dolu. Tertemiz ara yollar, dükkanlar, hele satılan ürünler nasıl güzellerdi. Ben daha çok video çektiğim için fotoyu unutmuşum. Görünce bayıldım dükkanlara, satılıklara. Biraz Kos şekeri, Uzo, magnet aldım. Alkol alımını Free Shop a bıraktık çıkış ta almak üzere.  Akşam heryer ışıklandırılmış, meydan da insanlar geziniyor. Ben önüme gelen restoran çalışanlarıyla konuştum :)) Kimi merhabayı biliyor Türk turist çok olunca öğrenmişler. Eşimi hep Yunan sandılar sarışın mavi göz ve tipten dolayı, çok güldüm. Ben direk Türk kadını profili :))



     Her sokakta kendimli fotoğraf çektirdim. Başka turistlerle birbirimize yardımcı olduk ailece çektirmek için fotoğrafı, bu da çok hoşuma gitti.İnsanlık her yerde insanlık, dil bilmesen de yaşanır birlikte :)
     Deniz ürünleri ile rakı içeceğimiz mekanı ararken dükkan önlerine koydukları menülere bakıyoruz. Tabi hemen garson geliyor yanımıza. Önce Yunanca, sonra İngilizce sesleniyorlar, gelin burada yiyin, hoşgeldiniz diye. Biz Türkçe teşekkür edince kimi hoşgeldiniz diyor, gerisi yok :)) Sonra diyalog başlıyor aramızda. Bir tanesi etleri gösteriyor menüden, bu chicken(tavuk) eti diyor, bu da domuş eti :))) Domuş deyişleri beni çok güldürdü. Biliyorlar tabi yemeyeceğimizi, öğrenmişler :)) Sonra başkası, sonra başkasının önünde durup sohbet ediyoruz, böyle çok eğlendik, diyalog çok zevkli dil bilmesen de. Kızım 'annem yine başladı beden dilini kullanmaya' deyip duruyor, sürekli İngilizce karşılığını bana öğretmeye çalışıyor :)) O kadarını ben de biliyorum ama ben hem eğleniyorum, hem de kızımın tercüme edişi beni mutlu ediyor.




      Ertesi gün sabah erken uyandık günü uykuda geçirmemek için. Otelin kahvaltısı bizim açık büfeler ile aynıydı, lezzetliydi de. Hemen kendimizi yollara vurduk eşyalarımızı da alarak., çünkü akşam feribotu ile Bodrum'a dönecektik. Gez dolaş, bilumum tarihi eser arasından geçerek Hipokrat ağacını buluyoruz. Etrafı sarılıp kapatılmış. O ve yakınındaki eski binalar deprem sonrası aldıkları zarardan dolayı koruma altına alınmışlardı. Yine de dileğimi içimden diledim, kızımın orada fotoğrafını çektim ve inşallah dedim, istediği olsun :)

 


     Bu arada ada merkezinde ne kadar sokak varsa gezdik diyebilirim. Denize girmek istemedik, gelmişken her yerini görelim dedik. Merkez de büyük bir markete girdik, yol için su, bisküvi vs. aldık. Fiyatlara baktık. Kızım Kos hatırası giyecek istiyordu. Geze geze sevdiği bir elbisede karar kılınca aldık giydi yolda.


Gitmeden okumuştum Yunan adalarında Ahtapot un hasını önce güneşte kurutup sonra pişirerek yaparlar diye. Suyu içinde kalırmış böylelikle. Sokak lokantalarının önünde böyle standlar yapmışlardı, ne güzel.






     Gez gez nereye kadar, ayaklarımızın perti çıkınca ilk feribottan çıktığımızda otelimizi sorduğumuz Türk bayanın cafesine girdik. Bol soğuk içecek ve tabiki Frappe içmeden gelmedik, bir de Türk kahvesi içtim eşim güldü halime. Özledim işte ne var :))
     Yine Pasaport ve Feribot sırasına ilk biz girdik, çok çabuk işimiz halloldu yerimizi alıp oturduk.


      Bodruma inince kontrolden çok hızlı geçtik ve herkes şok oldu. İsteyince oluyor demek ki dedik. Yunanlılar nasıl zor almışlardı adaya bizi. Free shop a Pet Shop dediğimi söylemişmiydim Bodrum çıkışı :))) Görevli ne gülmüştür arkamdan :))) Dedim Türkiye Pet Shop mu ucuz Kos  Pet Shop umu? :)))) Bu arada Kos Free Shop tan aldık ürünleri. Kişi başı 3 litre alkol alma hakkı varmış. Bir tanesinin alkol oranı yüksek olabiliyormuş, diğer 2 tanesi düşük.
      Kızım babasının toprağı öpme sözünü unutmadığından yol boyu ve feribot inişinde babasını darladı öp diye.  Öyle ki eşim gibi öpecek olanlarda duyunca sözünü tutması farz oldu :)))) İner inmez arabamızı bıraktığımız otoparka koştuk, valizimizi bırakmak için. Ayrıca gitmeden aldığım iki saksı begonvili de otoparkçılara emanet etmiştim. Sağolsunlar çok iyi bakmışlar begonvillerime. Araba ve begonvillere sağ salim kavuşunca aç karnımı doyuruk ilk gördüğümüz lokantada. Tıka basa yediğimiz lokantada hesap 75 TL. geldi. İllede vatanım dedi eşim. (bir yandan da şu yurt dışı gemi turu nasıl oluyor, bir araştıralım diyor bana.)
     Yine bekleyenlerimiz olduğundan yemek sonrası düştük yollara yollara. Sonraki durak başka posta kalsın, çok uzattım ben :)
   



13 Haziran 2019 Perşembe

Ramazan Bayramı Tatili-1-( Konya Akşehir Gölü - Isparta Yalvaç, Eğirdir Gölü - Burdur Salda Gölü (Türkiye'nin Maldivleri)- Denizli

     Biz de geldik Bayram tatilinden Pazar akşamı. Bayramlar artık tatil fırsatı oldu çalışanlar için. Büyüklerimiz de şehir dışında yaşadıklarından bulunduğumuz yerin bayram havasında olması pek mümkün değil bizim için. 30 Mayıs ta çıktık yola. İlk durak Isparta dedik ama yolumuz Konya Akşehir den başlayınca kısa bir mola verip Nasrettin Hoca Arkeoloji ve Etnoğrafya Müzesi ne uğradık. Kızım artık pek sevmiyor müzeyi ama bizim zorumuzla girdi. Baktım ilgiliydi gayet. Fotoğraflarımız aşağıda:








     Akşehir yakınlarında baktık harika lale bahçeleri var, hepsi de beyaz. Duralım dedim fotoğraf çektirelim tarlalarda. İndik içlerinde dolandık zarar vermeden. Bol poz verdik birbirimize :)) Tarlaların kenarlarında haşhaş a benzer bitkiler vardı. Kızım bu ne deyince ben de yaprakları düşmüş lale bunlar dedim ama içime de sinmedi cevabım. Lale ilk kez görmüyorum sonuçta, böyle değil tohumu.Arabaya binince insagram da yayınladım lale bahçeleri diye. Bazıları yorum yazmış bu haşhaş değil mi, lale mevsimi geçti diye :)) Dank etti tabi :)) Bildiğin haşhaş bunlar...neyse cahilliğime versinler ama çok güldük kendimize :))


     Listemizin  başında bulunan rotamız Isparta Yalvaç. Neden derseniz; erkek kardeşimin eşi oralı ve babası 8 sene kadar önce vefat edince memleketlerine defnedildi. Kızım küçük olduğundan ben katılamamıştım cenazeye, mezar üstüne gitmeyi çok arzuluyordum. Direksiyonu pardon navigasyonu Yalvaç a çevirdik. Baktık minik şirin bir ilçe. Merkezinde meşhur 800 yıllık olduğu tespit edilmiş çınar ağacı var. Ağacın altında çay bahçesinde dinlenebilirsiniz, çok şirin. Etrafı çeşitli dükkanlarla çevrili.


     Biraz dinlenip hemen gelinimizin aile mezarlığı ve pek kullanmadıkları evi bulmak için sorup soruşturmaya başladık. Çok zor oldu bulmak küçük bir ilçe olmasına rağmen ama azmedince oluyor. Allah rahmet eylesin hepsini, mezarlığı gezip dua ettik. Oradan gelinimize fotoğraflar attık azda olsa hasret gidersin diye, çok duygulandı.


     Isparta merkezde yerimizi önceden ayırtmıştık, hemen yerleştik ve şehri tanıma turuna başladık. Küçük bir il ama çok bakımlı, temiz, yeşil ve her bir yan haliyle güllerle bezeli. Hangi birini koklayıp fotoğraflayacağımı şaşırdım gerçekten. Sokak lambalarını bile gül şeklinde yapmışlar, ışıklandırmışlar. Şehir merkezini gezdik, gül ürünleri satan dükkanlardan hediyeliklerimizi aldık vs. Biz çok beğendik Isparta yı :) Akşamları da epey canlı, öğrenciler sağolsun her gittikleri yeri canlandırıyorlar.



     Isparta da Oruç ayına da denk gelince pek çok güzelliği de görmüş olduk, belediyenin iftar çadırları, müzikler, iftardan sonrasında sokakların dolup taşması...hepsini severek izledik.



         Sabah kahvaltı sonrası Eğirdir Gölü'ne doğru yola çıktık ama doğru lokasyonu tutturamadık sanırım, çay bahçesi vs. kısmını bulamayınca ayaküstü göl kenarında fotoğraf çektirmekle yetindik.                                 
           Sıra geldi yine en merak ettiklerimden olan Lavanta Kokulu Köy-Kuyucak'a. Malesef Lavanta zamanı Temmuz'un ilk 2 haftası idi. Bunu önceden biliyordum ama gezi tarihine uyduramadık. Olsun yine de çok mutlu oldum orada. Eşim bir ara bura nere doğru yoldamıyız diye beni epey darladı, çünkü gerçekten dağ başına çıktık. Çıktığımıza değdiğini manzarayı görünce anladık. Nasıl güzel nasıl ferah...kelimeler yetersiz oralar için. Çok çok sevdik. Tonlarca fotoğraf çekildik. İnstagram ahalisini bıktırmış olabilirim yayınlarımla :)) Köyden hediyeliklerimizi aldık, bir iki dükkan vardı sadece açık olan ama işimizi gördü. Hatta Lavanta Cafe'nin sahipleri bizi çekim yaparken görüp davet ettiler. Boş çıkmayalım diye onlardan alışveriş yaptık. Üstüne de nefis gül ve lavantalı dondurma yedik çok lezzetliydiler.


      Tam Lavanta zamanı gitseymişiz kesin köyde konaklardık bir gece, öyle güzel bir yerdi yani :)


     Türkiye'nin Maldivleri Salda Göl'üne geçtik ardından. Oraya gidişimizde epey meşakkatli ama zevkli geçti. Kestirme eski yolu kullanınca tamamen toprak yolda geçti yolculuğumuz ama öyle güzel gül bahçeleri gördük, öyle güzel meyve ağaçları içinden geçtik ki buna da değdi dedik. Doğayla içiçeydik resmen. Kestirme diye gittik ama gördüğümüz her güzel yerde durunca çok uzun sürdü yolculuk :))



     Fotoğrafta manzara çok güzel Salda'da ama ben şahsen hayal kırıklığına uğradım çünkü göl gerçekten kirliydi. Kızım suya girme hayalleri kuruyorken hali görünce vazgeçti. Giren yok mu vardı birkaç kişi ama bence girilmemeli. Üzüldüm görünce, bizim Maldivler nerdeyse olmuş eski Haliç. Bizim gibi hayal kırıklığına uğrayan gezginlerle konuştuk, aynı fikirdeydiler çok şaşırmış onlarda. Biraz soruşturunca ilerde gölün başka kıyısı varmış daha temiz olan ama bize bu kadarı yetti. Sezon burada da henüz açılmamıştı. Bir saat kadar gölgede dinlenip yolumuza devam ettik.


     Yine harika yeşilliklerin içinden geçerek Denizli'ye ulaştık akşam üzeri. Ablam ve ailesi bekliyordu bizi. Hep beraber güzel bir akşam geçirdik onlarla da. O gece ablamda kalıp ertesi sabah kahvaltısıyla tekrar yola çıktık.
     Bakalım istikamet neresi. Onu da yarın anlatayım, sevgiler :)

22 Mayıs 2019 Çarşamba

Isırgan Otu

     Kızım Eskişehir gezisine gidemedi maalesef. Yakın arkadaşıyla aralarında anlaşmazlık çıktı son gece, öyle olunca çok üzüldü ve yanlız olmamak için gitmekten vazgeçti. Tüm hazırlıkları, hayalleri boşa gitti haliyle. Biz de üzülmesin yanlız hissetmesin diye birlikte plan yapıp gezdirdik hafta sonu, mutlu oldu hatta kolay atlattı geziye katılamayışını. Tabi  Eymir de tam tur planımızda yatmış oldu bizim :))
     Geçen haftalarda nerdeyse hergün yürüyüşe çıktık hepberaber ama bu hafta işten gelince dışarıya adım dahi atamadık. Bu hafta kızımın her gün yazılısı olduğundan eve kapandık. Perşembe ye bitecek kısmetse, biz de bir ohhh çekeceğiz.


     Pazar günü 19 Mayıs Atatürk ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı kutlamaları için okuldaydık. Çok güzel gösteriler hazırlamışlar. Kızım jimnastik ve koroda görev almıştı. Her aile gibi biz de zevkle izledik. Böyle coşkulu kutlamalarda çok duygulanıyoruz, sonuna kadar hissediyoruz günün anlam ve önemini. Hep olsun susmasın susturamasınlar. Atam a ve mücadelesine, çocuklarımıza gençlerimize bıraktığı mirasa sahip çıkalım, unutturmayalım :)
   
     Kutlama sonrası Ankara'nın Memlik ve Kazan'ını alt üst ettik diyebilirim. Isırgan otu aradık deli danalar gibi. Eşimin rahatsızlığına (Fissür, Fistül) iyi geldiğini öğrenince, önce bize daha yakın diye Memlik Köyü ne gittik. Belki Ankara dışına çıktık, belki kimsenin bilmediği dağlara çıktık, birara kaybolduk dağlarda :)) Yok yok bulamadık. Isırganın bir tohumu dahi düşmemiş buralara. Köylüler de buralarda hiç görmedik deyince, saat 3 ten sonra Kazan da olduğunu bildiğimizden direksiyonu o tarafa çevirdik.



      Geçen seferden talimliyiz nede olsa. Elimizle koymuş gibi İçören köyünden bulup topladık otları. Koca iki poşet ve ellerimde otların bıraktığı acıyla beraber doğru Kazan ın meşhur et pazarında yemeye gittik. Böyle türlü uğraşlarla bulduğumuz otun bize verdiği başarmışlık hissiyle mutlu döndük eve. Aynı akşam ilk kürü yaptık eşime. Ertesi gün daha iyi olduğunu söyledi. Kür günaşırı uygulanıyor. Henüz 2 defa uyguladık ama maşallah daha iyi hissediyor. Isırganı toplarken kimisi kökten gelmişti elime, eve gelince köklü topladıklarımı suya koydum bahçeye dikerim diye. Vakit bulup dikemedim ama en kısa sürede boy boy Isırgan tarlamız olacak minicik bahçemizde :))


     Bizim memlekette çorbası yapılıp içilir Isırganın. İsmi de Sırgandır. İçine sarmısak ezilir, tuz, su ve mısır unuyla çırpılıp pişirilir. Çok severiz biz ailece. Annem hep 'her derde deva kızım bu ot' derdi de gülerdik. Haklıymış valla :)

     (Bir ay kadar önce kızımın saçlarına Afrika Örgüsü yaptırmıştık kendi isteğiyle. Tam 4,5 saat süren örgüyü 5.gün açtırdı. Dipleri kızarmaya başlamıştı ve kaşınıyordu. İçinde kalmamış oldu, bir daha da yaptırmam diyor .Hatırası kalsın istedim burada.)
   

8 Mayıs 2019 Çarşamba

Günesürgün...

     Son günlerde aldığım ve vakit buldukça okuduğum iki kitaptan bahsetmek istiyorum. Yine yazıyorum; iyi bir yorumcu değilim, amatörce ve merakla okuyup beğenip beğenmediğini yazanlardanım :)


     Blog arkadaşım Deep Tone'nin kitap yazdığını kısa süre önce öğrenmiş olmaktan utanıyorum. Öğrendikten sonra isimleri hoşuma giden iki kitabını edindiğimi söyleyeyim. En merak ettiğim kitaplardı aldıklarım içinde. Günesürgün...ne güzel bir isim değil mi? :) Bir roman sever olarak ilk başladığımda okuyamam biter mi diye başladım, ancak sevgili Deep in anılarını içerdiğini farkedince, hele o komik diliyle yazdığını görünce, birçok yerinde bana kahkaha attırdı, bazılarında hüzünlendim yada gülümsedim. Emeğine yüreğine sağlık, sen hep yaz emi arkadaşım :)


     Bir diğer kitap ise Kafes'i aldığımı sanıp sepete attığım, geldiğinde ise Josh Malerman'ın Carol Gömülmeden adlı kitabı olduğunu farketmemle kendi kendime gülmem...:))
     Çok beğendiğimi söyleyemem ama okunur mu okunur bir kitap. Korku, macera ve gerilim var, eski zamanların atlı kanun kaçakları ve korkulu yolu anlatıyor ve diri diri gömülecek olan Carol'ı.
 

     Kızımın Fen Bilgisi performans ödevi için mecburen hayvanat bahçesine gitmemiz gerekiyordu. Ankara da ki hayvanat bahçesi kapanalı çok oldu bilenler bilir. İnternetten yaptığım küçük bir araştırma sonucu Keçiören Evcil Hayvanlar Parkı nın varlığını öğrenince hafta sonu gittik. Omurgalı ve omurgasız hayvanları fotoğraflayıp çıktılarını kartona yapıştırdık. Kızımın yapacağı sunuma hazır hale getirdik. Küçük ve yetersiz bir yer. 2 yıl önce İzmir deki Sasalı Hayvanat Bahçesindeki görüntüden çok uzaktı gördüklerimiz. Nasıl güzel bir yerdi, hayvanlar çok geniş alanlarda ihtiyaçlarına karşılık gelecek şekilde tutulmuşlardı. Kendimizi safaride gibi hissetmiştik. Keşke her yer böyle olsa, hatta hiç olmasa.


     Pazar günü Eymir e gidelim dedik. İlk defa gölün etrafını 360 derece yürüme gafletinde bulunduk. Yaklaşık 14 km. imiş, öleceğimi sandım yürürken. Belki yıllardır aralıksız bu kadar uzun mesafeyi ilk kez yürüdük ailece. Erken saatlerde yürümeye başlamış olsak molalarla zevkini çıkararak gezerdik ama akşam saatlerine denk geldi gidişimiz. Gündüz etrafta sere serpe yatıp gözümüze sevimli gelen dana büyüklüğündeki köpekler, hava kararmaya başlayınca sürü halinde etrafımızda gezinmeye başlayınca, korku filminden hallice panik halinde, durduraksız hatta koşar adımlarla parkuru tamamlamaya çalışmak epey zor oldu bizim için. Akşam tam olarak 20:13'te (saatime baktım anında) güvenlik kulübesine ulaşmıştık. Ertesi gün her tarafımızın tutulduğunu tahmin edersiniz, ayrıca dudağımdaki uçuk dev gibi olmuştu. 



     Bu Cumartesi kızım Eskişehir gezisine gidecek öğretmenleri nezaretinde ilk defa. Bizsiz ilk şehirdışı gezisi olacağı için kızım değil ama biz çok heyecanlıyız. Yavru kuşun yuvadan tek başına ilk ayrılışı. Heyecanlıyız ama bunu fırsata çevirmekte de hiç gecikmeyeceğiz ve korku diyarı Eymir yürüyüşümüzü gerçekleştireceğiz  yeniden :))) Tabi bu sefer sabah saatlerinde başlarız yürümeye. Haydin görüşmek üzere :)


24 Nisan 2019 Çarşamba

46'ya Girdim :)

     4 günlük tatil oldu iş yerimin Pazartesi yi de bağlamasıyla. Bir dakika oturdun mu diye bir sorun, oturmadım. Dolu dolu koşturmacalı geçti koca 4 gün ama çok güzel geçti yine de :) Misafir ağırladım, misafirliğe gittim. Annem de davet sofrası hazırladım, koca aile buluştu, sohbet muhabbet güzel geçti. Annem yakında yine memlekete gidecek. Gitmeden önceki son sofralar dedim kendi kendime. Bizi birbirimize bağlayan güzel kadın. O olmasa belki önemli bir gün olmadıkça yüz yüze görüşmeyeceğiz aylarca :( Allah sevdiklerimizi başımızdan eksik etmesin :)
     23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı münasebetiyle kızımın dans gösterisini izlemeye gittik dün. Heyecandan kalbi duracaktı sanki, ne güzeller nasıl tatlılar hepsi. Ağzım açık izledim pıtırcıkları...hep gülün dedim hiç kötülük görmeyin inşallah :) Kızıma tembih ettim girmeden 'sadece eğlen kuzucuğum dedim, bugün senin günün, keyfini çıkar istediğin gibi, öpüp koklayıp yolladım sahneye :) Coşkuyla kutladığımız törenlerimiz ne güzel, eksilmesin unutulmasın :)


     1 Nisan benim doğum günümdü. Doğum günlerini ailemle birlikte kutlarım hep yada çekirdek aile olarak. Bu yıl eşim bir sürpriz yapmış dışarıda bir kutlama organize etmişti. Yıllardır şöyle içmeli yemeli gece dışarıda olmalı bir kutlama olmamıştı. Çok istiyordum...bir de fasıllı olsun diye ayarlamıştı. Diğer tüm hazırlıklar tamam ama o gece mekanda ertesi günün yerel seçim olması münasebetiyle fasıl ekibini iptal etmişler son saatlerde. Böyle olunca sözünü aldım başka bir gece mutlaka fasıl istiyorum diye. Şöyle katıla katıla söylemeyi özlemişim ekiple :)) Kızımda yanımızda olunca, gece 12 yi devirmeden eve döndük ama uzun yıllardır bu kadar eğlenmemiştim, çok mutlu oldum o gece :) Yaşım mı? :))
     Yine bu ay, annem çimlere ayaklarını basmak isteğini iletti bize. Gelir ya insana bazen; uzun yola çıkmak isteği, deniz görme isteği, toprak istersin yada çimlerde dolanmak vs. Annem bu ya toprak ister ya ağaçlık yeşillik. Nereye gidelim diye düşünürken Kazan İlçesi geldi aklımıza, yıllardır gitmediğimiz. Etleriyle ünlüdür. Ankara dan et almak için gidersin, hem daha ucuz olur hem taze. Et pazarı na gittik, çok güzel bir bina yapmışlar. Alışverişimizi yaptık çıktık. Annemin Isırgan Otu sevdası tuttu köylük yerleri su kenarlarını görünce. Hakikaten ne sulak yermiş Kazan, her yerinden minik sular akıyor, köylerde tüm köşe başlarında çeşmeler yaptırılmış. Öyle çok Isırgan topladık ki inanamazsınız. Annem bayıldı resmen. Isırgan ın çorbası, böreği, kavurması, yumurtalısı yapılır  ama biz en çok mısır unlu, sarmısaklı çorbasını yaparız. Bol bol fotoğraf çektik köylerinde. Doğa uyanmış, çiçekler basmıştı etrafı. Halkı da çok misafirperver, her gören evine davet etti bizi :)



     Bunlarda yeni doğmuş Hemstır yavruları, kuş yavrusuna benziyorlar yaaa :)) Videosunu yayınlamayı beceremedim. Nasıl tatlılar, anneleri gelip birer birer topluyor bunları, emziriyor. Bekledikleri yerde birbirlerini tepikleyip duruyorlar yaramazlar :))

                                                             

19 Nisan 2019 Cuma

Neler Okudum, Neler Yaptım...

     Yeni odamı anlatmıştım bir süre önce ama yerim geçici olarak yine değişti :)) Bir bayan arkadaş doğum iznine ayrıldı 6 ay kadar, öyle olunca yerine bakmak için beni görevlendirdiler. Başka katta başka bir oda. Benim için hiç farketmez dedim, gerçekten öyle. Huzurum olsun yeter :) Eski odamda yeşil bir bitki vardı dalları kurumuş kocaman birşey. Aklıma rengarenk kağattan kelebekler kesip dallara yapıştırmak geldi. Eskiden parkta bahçede kuru dallar görüp alır böyle şeyler yapar evime renk katardım. Yine yaptım aynılarını, öyle güzel olduki anlatamam. Aşağıdaki fotoğrafta kelebekler az, sonradan arttırdım sarı olanların sayısını ama ertesi gün yerim değişti fazla doyamadım.


     Alparslan Türkeş in mezarı iş yerime çok yakın olunca, bir öğlen tatilini fırsat bilip arkadaşla ziyarete gittik, duamızı okuduk. Şikayet ettim arkasından gelenleri O na...


     Yakınlarda kızıma hemstır aldık, çok istiyordu. Aslında aklındaki köpek ama bakımı sorumluluğu, evimizin mahallemizin köpek bakımına uygun olmaması nedeniyle vazgeçirdik. İsmi Çiko...ne tatlı ne şirin şey. Yerinde durmuyor, kımıl kımıl. Evini temizlediğimde bundan hiç hoşlanmıyor. Yaşadığı yere koku bırakırlarmış sahiplenme anlamında. Temizlikten sonra deli oluyor resmen, kokuyu ararken evinin herbir köşesini dört dönüp minik burnuyla kokluyor her tarafı :)) Evde minik bir can. Her akşam yere yatıp onu izliyoruz. Dokunmaya kalkmak cesaret işi. Kendisi bir kemirgen olduğundan hırtt diye ısırıveriyor minik ön dişleriyle parmağımızı :)) Altındaki talaşları ne zaman eşit şekilde yuvasına dağıtsam, saniyesinde canhıraş başlıyor ağzında talaşları biriktirip yine bir kenara toplamaya. Kısa sürede o kadar talaşı nasıl topluyorsun sen? :))) Sonra da içine gömülüp uyuyo :)) Çok eğleniyoruz ailece.




     Hele bir de gece olduysa, lambalar kapanır kapanmaz başlıyo dönme dolabında dönmeye :)) Bir ses çıkıyor anlatamam. Biz de çözümü yatak odasına en uzak yere koyup kapısını kapıyoruz geceleri.
     Tezer Özlü nün elimde bulunan ikinci kitabını okudum. 'Yaşamın Ucuna Yolculuk' gerçekten çok karamsar, okurken şöyle bir gülse bir kahkaha atsa da bu karanlık sis bulutu bir kalksa diye geçti hep içimden. Pek bana göre değildi ama sonuna kadar okudum, sevmedim değil :)


     Sonraki kitabım Tanrı Dağı Oğulları oldu. Yazar: Mustafa Çevik. Çok zevkle okudum. Şöyle yazıyordu bir yerde; Bilgelik, akıl, cesaret ve sezgiyle donatılmış muhteşem kurgu...Ülkelerini karanlık ruhlardan kötülüklerden korumak için yola çıkan 3 kardeşin muhteşem maceralarını okuyabilirsiniz.


      Meşhur Momo yu da (Michael Ende) okudum sonunda. Çocuksu ama aynı zamanda yetişkinlerin de okuyacağı bir kitapmış. Küçük Momo şehrini hatta ülkesini kurtarmak için kendinden büyük sorumluluklar gerektiren bir görev üstlenir ve başarıyla tamalayıp dostlarına sevdiklerine kavuşur. Zaman ile ilgili ama ben de bıraktığı iz dostluk, arkadaşlık, sevgi oldu :)

   
     En kısa sürede diğer anılarımı da paylaşmak istiyorum. Uzun süre post giremeyince bir merhaba olsun bu seferki, sevgiler :)